Kültür Üzerine

Kültür kulağa çok hoş gelen bir kavramdır. Her zaman kulakları çınlatıyor. Kültürün birçok anlamı ve tanımı var. Bu da çok açıktır. Ama her toplumsal kesim kendine uygun bir kültür tanımı, bir kültür anlamı, bir kültür açıklaması ya da her zaman varlıksal olarak sığınacak bir kültür mirasını bulabilir. Kültür ulusal, sınıfsal, yerel, bölgesel, evrensel, maddi, manevi vb, gibi formatlara girebilir. Siyasi, ahlaki ve ideolojik konjonktürlere göre, tüm toplumlarda,  bazı kültürel tanımlar ve anlamlar hep öne çıkmışlardır. Yaptığım araştırmalara göre yüz ellinin üzerinde kültür tanımı var. Zamanın egemen kültürü söz konusu anlayışlara göre şekillenirler.

 

Yalınız tüm tanım ve anlamlara göre kültürün en temel dayanağı dildir. Çünkü birçok kültürel etkinlik doğrudan bir dile bağlıdır; mesela, müzik, tiyatro, edebiyat, sosyal ilişkiler vb, gibi nice insani etkinlikler dilsel mesajlarla yoğrulmuşlardır. Dil olmadan bu mesajları çözmek olanaksızdır. Elbette dille birlikte insanların inançları, fikirleri, deneyimleri, dünya görüşleri hep bir ortak süzgeçten geçerler. Zaten dilin malzemesi de bu etkinliklerdir.

 

Kısacası dil söz konusu etkinliklerle gelişir, anlam kazanır, zenginleşir ve her türlü insani etkinlikleri ifade etmek için koşullarını değiştirmeye başlar. Bu etkinliklerin kodlarını çözmek yine dilin yardımıyla mümkün oluyor. Dil, her türlü insani faaliyetle iç içe gelişiyor. Dil, aslında kültürel bir elektir. İnsanın her türlü deneyim, fikir ve davranışlarına geçiş izni veren dildir…

 

Tabii olarak kültür sadece dilsel etkinliklerden meydana gelmez. Kültürün bir de maddi yanı var. İnsanların yaşamları için gerekli olan tüm maddi koşullar kültür kavramı içinde değerlendirilirler: Giyim, kuşam, beslenme, konut, iletişim, çalışma hayatı, günlük yaşamda kullandığımız araçlar, evet, tüm bunlar yine kültür kavramıyla yakından ilintilidir…

 

Kültür tarihsel dönemler ve toplumsal yapılara göre değişebilir. Hiçbir kültür yerinde durmaz. Değişmek, kültürel yeni yapılar kazanmak, var olanı geliştirmek ya da zamanı geçmiş fikir ve davranışları terk etmek, yenilerini denemek dinamik bir kültürün kaçınılmaz unsurudur. Mesela konut alanına bakın; yapılarımız, mimarimiz ve konut malzemeleri toplumsal ve coğrafi koşullara uyum sağlamıştır. Bakıyorsunuz; taştan evler yapılmış, kerpiçten evler yapılmış, keresteden evler yapılmış, sazlıklardan ev yapılmış hatta göçerler çadırdan bile ev yapmışlar!

 

İşte bu gerçek ve değişkenlik sadece insana özgü bir şeydir. İnsan aklını kullandığı için bunu yapabiliyor. Doğadaki öteki canlılar böyle davranmıyorlar. Mesela bal arısı milyonlarca yıldan beri aynı şekilde bal peteklerini üretiyor, yine bülbül milyonlarca yıldan beri yuvasını aynı malzemeden ve aynı ölçülere göre yapıyor. Yani doğanın öteki canlılarında, insanın aklı gibi yaratıcı bir organları yoktur. O nedenle davranışları içgüdüsel oluyor ve tarih boyunca benzerlik gösteriyor…

 

Peki, kültürlere nasıl yaklaşmak gerekiyor?

 

Her şeyden önce kültürün önünde duran tüm maddi ve manevi engelleri aklın kurallarına göre eleştirmek gerekiyor. Bu akıl hem teorik hem de pratik konularda bize öncülük etmeli. Akıl bize kültürün gelişmesini, demokratik kurallara göre kendisini yenileme olanakları sunuyor. Şunu hepimiz biliyoruz; kültürel değişimler günden güne gerçekleşmezler. Söz konusu değişimler her zaman toplumsal bir olgunlaşmayı zorunlu kılıyor. Yani kültürel varlıklara itinayla yaklaşmak gerekiyor. Onları korumak, değiştirmek, geliştirmek bütüncül bir yaklaşımla mümkün oluyor.

 

Bu bağlamda kamu kuruluşları kültürün gelişmesine ve dönüşmesine olanak sunmak zorundadır. Kültür bağlamında yasakçı zihniyetler hep çağdışı olmuştur. Yasakçı mantık ve önlemler geçici olarak kültürel gelişmeleri durdurabilir. Ama bu tarihsel açıdan uzun bir dönem olamaz. Özgürlükçü yaklaşımlar sonunda galip gelir…

 

Mesela Kürt dili ve kültürüyle ilgili yasakçı mantık, tüm engellemeler rağmen, şimdiye kadar boş çıkmıştır. Durum böyle olunca, yeni asimilasyoncu ve yozlaştırıcı yaklaşımlar devreye girmiştir. Bükemediğiniz bileği hile ve dalavere yoluyla yenmemeye çalışmak ahlakı açıdan düzgün bir anlayış değildir.

 

Buradaki mantık esasen şudur; madem söz konusu kültürel varlıkları yok edemiyorsun, o zaman bunları özünden uzaklaştır, içeriğini değiştir ve egemen kültüre bunları yamala.

 

Burada en güzel örnek newroz bayramıdır… Sizler şimdiye kadar, egemen Türk kültür mirasında newrozla ilgili şiir, öykü, türkü ya da başka kayda değer edebi eserlere hiç rastladınız mı? Newroz bayramıyla ilgili herhangi ciddi bir yaklaşımı olmayan samimiyetsiz odaklar, direniş ve özgürlüğün ifadesi olan bir bayramı, neredeyse içeriğini boşaltmışlar ve resmi kurumların sıradan bir bayramı haline getirmişlerdir. Newroz basit bir yumurta bayramı olarak lanse ediliyor!

 

Bu aslında kültürel bir kırımdır.

 

Öte yandan kültürün gelişmesi için zorunlu olan üniversitelerin, müzelerin, arşivlerin, enstitülerin önünü kesmek için türlü türlü bahaneler üretiliyor.

 

Halbuki böylesi kurumlar kültürel verilerin toplanması, değerlendirilmesi ve aklın süzgecinden geçmesi için mutlaka etkin olması gerekiyor. Kültürel tartışmalar ve diyaloglar ancak o zaman anlam kazanır. Kültürümüzle yakından ilgisi olmayan, birçok benmerkezci insan ve akademisyende bu arada gerçekten havalarını alırlar. Artık o zaman uluorta konuşmanın da pek fazla bir değeri olmayacaktır.

 

O nedenle diyorum ki, bırakın bu alanda binler çiçek açsın! Bütün varlıklarımızı ve kültürel değerlerimizi iyice bir tanıyalım, onları bilimsellik ve çağdaşlık açısından elekten geçirelim, analiz edelim ve insanlarımızı rahatlatalım.